16

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Cahit’in ve merhume Pervin Savaş’ın, dışarıdan ahşap –sanıyorum ceviz- görünümlü, ama içeriden sağlam bir demir çelik ürünü olduğu belli olan kapının zilini çaldığımda, -daha parmağımı zilin butonundan çekmemiştim ki-, kapı çatırtıyla açıldı. Bu kapıya bakınca neden Abuzer’in evini hatırladığımı anlamamıştım. Karşımda duran genç bir kadın, başını siyah tül benzeri bir şeyle örtmüştü. Normalde türban ya da onun gibi bir şey kullanmadığı belli oluyordu. “Buyurun?” dedi.
“Cahit Bey’e bakmıştım?” dedim içeriye göz gezdirirken. Kapının önündeki kadın ayakkabılarına ve terliklere bakılırsa, -bir de içeriden gelen irmik helvası kokusu vardı- taziyeye gelecek olanlar için bir hazırlığın yürütüldüğü belli oluyordu. “Evde değil kendisi,” diyerek başını önüne eğdi. Karşısındaki ihtiyara ne diyeceğini mi düşünüyordu, bilemiyorum. Yani bana. “Nerede peki?” dediğimde, “Karısı…” diyecek oldu. “Bakın Hanımefendi,” diyerek lafını kesmek zorunda kaldım. Yoksa bu kadın karşımda akşama kadar süzüleceğe benziyordu. “Ne olduğunu biliyorum. Af edersiniz…” diyerek polis kimliğimi gösterdim. “Ben polisim. Başkomiser Salih Mercan. Pervin Hanım’ın başına gelenleri araştırıyoruz. Bu yüzden Cahit Bey’le görüşmem gerek. Yolda aramıştım. Şimdi nerede?” diye ısrar ettim. “Kusura bakmayın Salih Bey. Hemen geleceğini söyledi. Çocuğu Nezaket Ablama götürecekti,” dedi. Ben gözlerimi dikmiş bakarken neyi merak ettiğimi anlamıştı sanki. Fakat önce beni içeri buyur etti. Salona geçtim, ama orada da başka kadınlar vardı. “Daha sakin bir yer yok mu?” dediğimde, “Atalay’ın odasına geçelim,” dedi. Atalay, Pervin ve Cahit’in beş yaşındaki oğullarıydı. Atalay’ın odasına girdiğimde, çocuğun resimlerine göz gezdirdim. Geniş bir yüz, kısık ve çekik gözler, seyrek saçlar… Atalay’da Down Sendromu vardı. “Ne içersiniz?” diye soran kadına başımı sallayarak, “Gerek yok,” deyip teşekkür etsem de genç kadın ısrarcıydı. “Çay hazırdı,” dedi. “Peki…” demek zorunda kaldım ısrarına cevaben. Genç kadın odadan çıkarken ben de etrafa göz gezdiriyordum. Oldukça pahalı bir mobilya markasının çocuk odası ürünleriyle dekore edilmişti, Atalay’ın odası. Oyuncaklar da pahalı markalardan seçilmişti. Fakat hepsi yeni alınmış gibiydi. Belli ki çocuk bunlarla oynamıyordu. Fakat odada başkasını bilmem, ama benim ilgimi çeken önemli bir detay gözüme çarpmıştı; On dört fotoğraf vardı, on dört çerçevenin içinde. Bu on dört çerçeveli fotoğraftan sadece birinde Pervin, Cahit ve Atalay, ikisinde sadece Pervin ve Atalay, geri kalan on birinde sadece Cahit ve Atalay vardı. Ölmüş gitmiş kadının ardından olumsuz bir yargıya kapılmak istemememe rağmen, kadın o iki fotoğrafın ikisinde de zoraki gülümsemişti. Cahit ve Atalay’ın bazı fotoğrafları yanak yanağaydı, fakat Pervin ve Atakan’ın birlikte çekilmiş fotoğrafında bunu görmek mümkün değildi. Anlaşılan o ki, anne ve çocuğu arasında ciddi mesafe vardı ve bu mesafe daha dört yaşında, üstelik Down Sendromu yaşayan bir çocuk tarafından konmamıştı.

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •