22

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Dedim ya karşımda bir yıkıntı vardı diye, şimdi yüzüne bakınca bu dediğimde ne kadar haklı olduğumu daha iyi anlıyordum. Karısının ölüm haberini sabahın erken saatlerinde alınca, dün tedirgin olarak gördüğüm bu adamın tedirginliği kalmamış, birkaç saat içinde darmadağın olmuştu besbelli. Sessizce çaylarımızı içiyorduk. O bana bakmıyordu. Baktığı yer doğrudan eline aldığı bir fotoğraf çerçevesiydi… Atalay ile Pervin’in fotoğraflarının olduğu gümüşi çerçeve. Bir yandan fotoğrafı okşuyor, bir yandan da sessiz sessiz ağlıyordu. Arada sırada gözlerindeki yaşları, gözyaşlarıyla ıslanmış parmaklarıyla silmeye çalışsa da, bu durum gözlerini kurulamak yerine gözyaşlarını sadece gözünün etrafına yaymaktan başka bir işe yaramıyordu. Arada sırada, “Ah Ya Rabbi!” şeklindeki sessizce iç çekişleri, zaten sessiz olan odanın içinde iyi kötü bir ses oluyordu. “Cahit Bey,” dedim omzuna dokunarak. “Acınızı anlıyorum, ama biliyorsunuz ki sizinle de konuşmak mecburiyetindeyim. Umarım beni anlayışla karşılarsınız…” Hiçbir şey demedi Cahit. Sadece dediklerimi onaylar gibi başını salladı, o kadar. “Konuşulması gerekenler, eğer zamanında konuşulmazsa, durum sandığınızdan daha da zorlaşır. Bilmem anlatabildim mi?” “Anlıyorum,” dedi bu kez, oldukça kısık bir sesle. Ekose gömleğinin cebinden bir paket çıkarıp yaktıktan sonra, kolunu açık olan pencerenin pervazına dayadı. Sigarasını tuttuğu eline başına dayayıp, bana bakıyordu. “Anlatacak çok şey var aslında…” dedi. “Ona belki yüzlerce kez bu davayı almamasını söyledim, ama dinletemedim. Bu lanetli davanın sonucu işte, son altı yılda yaşadığımız ne varsa!” Hiçbir şeyi saklamadan anlatacağı belliydi. Ölen ölmüştü ne olsa. Şu saatten sonra gideceği yer mezarlıktan başkası değildi. Hiçbir mahkemenin onu yargılamaya gücü yetmezdi. Artık hesap vereceği tek bir mahkeme vardı! “Sakın aklınıza sorgulanıyormuşsunuz gibi bir düşünceyi getirmeyin Cahit Bey. Bazen anlatmak en iyi rahatlama şeklidir. Bazen sözler en kötü irinden bile daha zarar verir insana…” Sigarasından bir nefes daha çekti. Sonra bir nefes daha… Hırsını tütünle dolu bu küçük silindirden çıkarıyordu. Sonrasında çayından bir yudum aldıktan sonra, “Aslında ben kadere inanırım. Fakat karma diye de bir şey var. Ona da inanırım. İyiliğin karşısına iyilik, kötülüğün karşısına kötülük çıkar…” dedi. Bence tam olarak öyle değildi. Bizler boşuna demiyorduk, merhametten maraz doğar diye. Öyleydi yani bir yerde. Merhametten maraz doğar! Onu da getirir senin kapına bırakırlar, büyütürsün, başına bela edersin! İlk kısmını eskiler diyordu; ikinci kısmını ise ben uydurmuştum. Eline geçirdiği her fırsatta gücü nispetinde yoksullara yardım eden ben! Ne boktan bir çelişkiydi bu… “Maalesef ki öyle,” diyerek geçiştirdim Cahit’in ilk baştaki sızlanmalarını. “Devam edin lütfen!” “Dedim ya bu başımıza gelenler, yani altı yıl boyunca yaşadığımız ne kadar kötü hadise varsa hepsi, o lanetli dosyayla başladı. Altı yıl önceydi…” dedikten sonra durakladı bir an. “Aslında kime anlatıyorum? Abuzer’i yakalayan polis sizsiniz…”

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •